Öleceklerini bile bile Hristiyan komşuları için kavgaya tutuşan Osmanlı kabadayıları: Müslüman Türk şehri Sofya nasıl talan edildi?
93 Harbi'ne Rus ordusu saflarında katılan Fransız gazeteci Dick de Lonlay'ın hatıratı, bir zamanlar Müslüman Türk şehri olan Sofya'nın 1878'de nasıl talan edildiğini çarpıcı biçimde gün yüzüne çıkarıyor.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı-Türk kimliğini koruyan Sofya, 19. yüzyıl boyunca Müslümanlara yönelik katliam dalgasının en çok etkilediği bölgelerden biri oldu. 1500'lerin ortalarında 41 mahallenin bulunduğu Sofya'da 23 mahalle Müslümanlara, 14 mahalle Hristiyanlara ve 4 mahalle de Yahudilere aitti. Bu nüfus yapısını 1800'lerin sonlarına dek koruyan şehir, Balkanlar'da İngiliz, Fransız ve Rus destekli teröristlerin saldırılarından kaçan Müslümanların sığındığı korunaklı kalelerden biri oldu.
Ne var ki '93 Harbi' olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rusya Savaşı, hem Türk kimlikli Sofya'nın Bulgar çetelerinin eline geçmesine hem de tamamen talan edilen şehirden Müslümanların topyekûn biçimde sürülmesine yol açtı. Önce Bulgar Prensliği'nin, ardından Bulgar Krallığı'nın ve sonraki dönemde Bulgaristan'ın merkezi haline gelen Sofya'da Türklerin nüfusu, 1881'deki nüfus sayımına göre 500'lere kadar düştü.
Daha 3 yıl önce kent nüfusunun yaklaşık yüzde 75'ini oluşturan Müslüman Türklerin, Osmanlı-Rus harbi esnası ve sonrasında nelere maruz kaldığını o dönem Rus ordusuna bağlı Kazak Taburu'nda gönüllü olarak görev almış bir Fransız çarpıcı biçimde anlatıyor.
26. Don Kazak Alayı'na gönüllü subay olarak katılan Fransız gazeteci Dick de Lonlay, 93 Harbi sırasında Çarlık ordusunun en yüksek mevkilerinde dolaştı; Ruslar Ayastefanos'a (Yeşilköy) girdiklerinde onlarla birlikteydi. Galip ordunun komutanı Grandük Nikola, Osmanlı tahtında ilk acı sınavını veren genç padişah II. Abdulhamid'le görüşürken de onların hemen yanıbaşındaydı.
Rus ordusunca desteklenen Bulgar komitacıların 1878'de Türk şehri Sofya'ya girdikleri gün orada bulunanlardan Dick de Lonlay, savaş sonrası yazdığı 'A Travers la Bulgarie' (Bulgaristan Üzerinden - 1888) adlı eserinde insanı dehşete düşüren sahneleri anlatıyor. Lonlay'ın anlatımları, 93 Harbi'ne kadar Hristiyanların Sofya'da küçük bir azınlıktan başka bir varlık teşkil etmediğini gözler önüne seriyor.
O dönem Rus ordusunun içinde görev yapmasından ötürü olayları bizzat müşahade eden Lonlay şunları anlatıyor:
DICK DE LONLAY'IN KALEMİNDEN SOFYA'NIN HİKAYESİ
Sofya şehrinde Hunyad'ların, Matyas Korvenlerin günlerinden beri hiçbir Hristiyan silahlı gücü buraya ayak basmış değildi. 1829 Osmanlı-Rus harbinde Balkanlara dalan ordularımız Filibe'yi, Tatarpazarcığı zaptedebilmişti. Fakat Sofya'yı ele geçirememişlerdi.
1878 yılına kadar Bulgar azınlığının 'kutsal belde' saydığı, Osmanlıların da 'Balkan seddi' dedikleri bu bölge düşman saldırılarını daima durdurmuştu. Bunun için bu harpte Sofya'ya girebilişimizi, biz Ruslar, başlıbaşına büyük bir zafer saydık. Ama askerlik tekniği ve savaş kudreti bakımından Sofya'nın alınışını büyük bir başarı saymak mümkün değildir.
Zira Osmanlılar, düşmanları Rusların buralara kadar sarkabileceklerini asla hatırların getirmedikleri için Sofya'yı hiç de tahkim etmiş değillerdi. Ancak sıkıştıkları anda 1829 harbinden kalma toprak siperleri biraz düzeltmişler ve alelacele altı tabya yaptırmışlardı. Bunlardan birine Bulgar çetecileri Slatina diyordu. Asıl adı Sultan Tabya'dır. İkincisinin adı 'Mecidiye Tabyası'dır ki Tatarpazarcık şoşesine hakim bir mevkidedir. Her tabyada 12 sahra topu var.
1877 yılı aralık ayına kadar Sofya halkı zerre kadar telaş hissetmedi. Herkes eski harplerde olduğu gibi Rusların gene bu kasabaya kadar ilerleyemeyeceklerine inanmaktaydı. Fakat günün birinde hiç umulmadık bir anda bir Kazak süvari alayı Taşkent'te görünüverince bir tuhaf oluverdiler. Fakat gene de imanları sarsılmadı. Çünkü Sofya kumandanı Osman Paşa (meşhur Gazi Osman Paşa değil) hemen 10 bin kişilik garnizonu peşine takıp kazaklara karşı yollanmıştı. Bu kuvvet, Rus öncülerini ve bir zaparoj piyade alayını bire kadar kırmaya muvaffak oldu.
Fakat Iskıra önünde general Vilyaminof'un yandan taarruzuna uğradı ve gerileyip Sofya tabyalarına ricat etti. Osman Paşa çok fena kapana kısılmıştı. Rusların Sofya'ya sarktıklarına dair hiçbir taraftan en ufak bir haber bile almadan Rus kuvvetlerini birdenbire burnu dibinde görüvermişti. İlk işi, Müslüman ve Musevî ahalinin emniyetini düşünmek oldu. Şehirde at, öküz, katır, eşek, yük arabası, binek arabası ne varsa müsadere ettirip aldı. Fakat bu vasıtalar, Müslümanlardan bir kısmının bile eşyalarını taşımaya yetmedi. Herkes nesi var nesi yoksa toplayıp götürmek istiyordu.
İyi ruhlu bir insan olan Osman Paşa, Hristiyan ahaliyi de himaye etmek istedi. Fakat Sofya'daki 3 konsolos bu himayeyi reddettiler. Bunlar Fransa, Avusturya ve İtalyan elçileriydi. Bu panik, birkaç saat sonra büsbütün arttı. Çünkü Vilyaminof'un kuvvetleri Garni Bulgareni önünde Osmanlı dümdarları ile harbe tutuşmuşlardı; bir kol da Podiyeni köyünü tutuşturmuştu. Osmanlı ordusundaki yardımcı gönüllü süvariler bu sırada büyük bir cesaret gösterdiler ve yanan köy içindeki Rus taburuna yalınkılıç hücum ettiler. Rusları doğradılar.
Birkaç saat sonra konsoloslar Osman Paşa'yı bir defa daha görmek istedi. Kumandanlık dairesine gittiler. Fakat kendisini orada bulamadılar. Yüzbaşı rütbesinde bir palabıyıklı yâver, paşanın 'Sultan Tabya'da kumanda yerinde bulunduğunu söyledi ve ekledi:
"İsterseniz arzunuzu bana bildiriniz. Paşa'ya telgrafla arz edeyim."
Konsoloslar kendi tebaaları için vasıta aramaya geldiklerini ve 'şayet şehri Ruslara teslim etmek istiyorsa' aracılık yapmaya hazır olduklarını ifade ettiler. 10 dakika sonra yâver, 'Sultan Tabya'dan aldığı cevabı kendilerine bildirdi:
"Osman Paşa, Sofya'yı teslim etmek niyetinde değildir. Taş taş üstünde kalıncaya kadar şehri müdafaa edecektir. Aranan vasıtalara gelince. Her konsolosun emrine hemen 10 araba verilebilir."
Bu cevap Fransa konsolosunu da Avusturya ve İtalya viskonsoloslarını da memnun etmedi. Zira Sofya'daki tebaaları pek zengin adamlardı. Şiddetli bir müdafaa esnasında şehir elbette Ruslar tarafından bombardıman edilecekti. Mağazalar, depolar ve evler de harap olacaktı. Yabancı tebâ kim bilir ne büyük zararlara uğrayacaktı. Şehirde kalmamak istedikleri takdirde ise 30 araba hangisine yetişecekti ki? Bu arabalar ancak aileleri uzaklaştırmaya yetebilirdi ve felâketin büyüğü şuydu ki etraf dizboyu kar içindeydi. Sabahtan beri de korkunç bir tipi devam ediyordu. Arabalar şehirden çıkar çıkmaz mutlaka kara saplanacaktı.
Konsoloslar ayaküstü kısa bir müzakereden sonra şehirden çıkmamaya karar verdiler. Tebaalarını konsolosluk konaklarında korumaya çalışacaklardı. Yâver yüzbaşı bu kararı da telgrafla 'Sultan Tabya'ya bildirdi. Osman Paşa, 'ecnebiler mutlaka şehri terk etmelidirler' diye ısrar etti. Fakat konsoloslar kararlarını değiştirmedi. Ve maalesef bu inat kendilerine pahalıya mâl oldu.
Evet... Pahalıya mâl oldu, çünkü 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinin üçüncü faktörünü hesaba katmamışlardı. Üçüncü faktörü... Yani Bulgar çetecileri.

RUS ORDUSUNUN DESTEKLEDİĞİ BULGAR ÇETELERİ MÜSLÜMAN TÜRK ŞEHRİNE GİRİYOR
Resmî bayrak altına alınarak asker üniforması giydirilerek güya kumanda dinler bir hale sokulan, zaptürapt altına konan Bulgar lejyonu, bayağılığın ve alçaklığın en iğrenç nümunelerini Sofya'da vermiştir. Sofya'yı soyanlar ve yakıp harap edenler onlardır.
Sofya kumandanı ve asker-valisi Osman Paşa, verdiği sözü tutmak için elinden geleni yapmıştır. 1877 Aralık ayının son günlerinde başlayan müdafaası, gerçi çok uzun sürmedi, fakat cidden kahramanca oldu. 1878 yılı ocak ayının üçüncü gün sabahına kadar Sofya'yı elden çıkarmamak için akla sığmaz gayretler gösterdi. Çok defa bir kumandan gibi değil, bir er gibi çarpıştı. Fakat düşman o kadar büyük bir kuvvetle her taraftan şehre saldırdı ki, dayanmasına imkân yoktu.
Tabyalar 60 topa karşı 200 topla dövüldü. Nihayet Paşa, şehrin tahliyesini emretti. Fakat şehri teslim etmedi. Harp ede ede çekildi. Ve şehri en son terk eden de kendisi oldu. Katiyyen paniğe kapılmadı. Şiddetli bir bombardıman altında olmasına rağmen Sofya'nın bütün arşivini ve devlete ait paraları kurtardı, kaçırdı.
Osman Paşa, yanında kalan en son alayla birlikte dümdar muharebesi yaparak gece tam saat 10'da şehirden ayrılmıştır. İşte ondan sonra talihsiz Sofya, canavarca saldıran Bulgar çetecilerin yağmasına uğramıştır.
Rus kumandanlığının bir hatası olmuştur bu durum.. Bulgarlar için tarihî ve kutsal bir belde olduğu ilan edilmiş bulunan Sofya'ya, eğer ilk önce Bulgar kuvveti girerse, şehre bir zarar gelmez sanılmıştı. Halbuki Bulgar çeteleri talihsiz Sofya'ya aç kurtlar gibi saldırmışlardır.
Edindiğimiz bilgilere göre Osman Paşa şehirde çok büyük bir buğday, arpa, saman, her türlü yiyecek ve giyecek stoku bırakmıştı. Bunlar Sofya'daki camilere depo edilmiş bulunmakta idi. Öyle camiler vardı ki, pastırma dedikleri et konserveleri ve çeşitli büyüklükte koyun ve sığır sucukları ile tıka basa doldurulmuştu.
Osman Paşa'nın son alayın en son bölüğü ile hatta bu bölüğün en son mangalarına karışarak şehirden çıkışı üzerine bütün namuslu Sofyalılar son derece sıkıntılı bir gece geçirdiler. Bulgar çetecileri önce Tatar Pazarcık şosesi üzerinden şehre daldılar. Bu şoseyi müdafaa eden Mecidiye Tabyası susunca ne olduğunu anlamışlardı. Sonra da Niş yolu üzerinden gelenler Abdülhamid Tabyası'nın ateşi kestiğini fark ettiler. Onlar da aç kurtlar gibi bedbaht şehre saldırdılar.
Bu iki istikametten gelenler Sofya'nın merkezine ulaşmak için mutlaka Hristiyan mahallelerinden geçmeye mecburdu. Ya bilmedikleri için yahut da kastî olarak çeteciler önce bu mahallelerdeki zengin evlerine, varlıklı yabancıların konaklarına daldılar.
Son derece vahşî ve tüyler ürpertici bir sahne oldu bu... Gelenlerin sırtlarında Rus üniformaları bulunduğunu gören Hristiyanlar ve yabancılar, kapılarına gelenleri dost sanarak güleryüzle evlerine davet etmek istedi ve kapılarının arkasındaki kol demirlerini kendi elleriyle ve 'Hurraaa' diyerek açtılar. Dışarıdakiler de kapıları açılan evlere hep 'Hurraaa' diyerek daldılar.
Ve korkunç yağma böylece başladı. Aç bir çekirge sürüsü, bir tarlayı bir anda nasıl kemiriverirse, ev sahiplerinin güleryüzle davet etmiş oldukları bu gece misafirleri de evleri öylece kemirdi. Girdikleri evler bir anda boşalıverdi. İçlerinde ne mal kaldı ne namus ne hayat! Çalıp çırptılar. Irzlara tecavüz ettiler ve sonra öldürdüler.

OSMAN PAŞA'NIN KENTTE BIRAKTIĞI KABADAYILAR FİLMLERE KONU OLACAK BİR İŞE İMZA ATTI
Bu sırada hiç beklenmedik bir hâdise de oldu. Şöyle ki:
Osman Paşa, Sofya'yı tahliye ederken muntazam Rus kuvvetlerinden önce Bulgar çetecilerinin şehre dalabileceğini de düşünmüş ve Rus öncüleri gelinceye kadar Müslüman mahalleleriyle çarşıları korumak için bir miktar gönüllü başıbozuk (kabadayı) bırakmıştı. Bu, harp esnasında Avrupa gazetelerinin devamlı surette aleyhlerinde fena yazılar neşrettiği başıbozuklar, Hristiyan mahallelerinden yükselen acı çığlıkları duyunca dörtnala atlarını sürdüler ve çok büyük bir tehlikeyi göze alarak ecnebilerin ve Hristiyanların imdadına yetiştiler. Çapulcu Bulgarlara kıyasıya saldırdılar.
Osmanlı başıbozukları ile Bulgar çetecileri arasındaki bu karşılaşmanın tafsilâtını, o korkunç sahneyi yaşayanlardan duydum. Her an şehre girebilecek olan Rus askerleri tarafından kayıtsız şartsız öldürüleceklerini bildikleri halde bu üniformasız Osmanlı başıbozukları, yatağanları ile Bulgar çetecilerine saldırmışlar. Kaşla göz arasında bir kısmını doğramışlar, bir kısmını yaralamışlar. Ve çalınan malların çoğunu kurtararak sokaklara yığmışlar. Ve Bulgarların kundakladığı 20 kadar evdeki ateşi de söndürmüşler.
Ne yazık ki Osmanlıların en cahil tabakasından olan bu disiplinsiz gönüllülerin bu insanlıklarını, bizim muntazam kuvvetlerimiz şehirde kalan Müslümanlara gösteremedi. 1878 yılı ocak ayının beşinci günü şehre giren Rus kuvvetleri, bir kat daha artan bir gaddarlıkla Müslüman ahaliye saldıran Bulgar çetecilere hiçbir şey yapmadılar. Bulgarların giriştikleri yağmalara ve katliamlara seyirci kaldılar.
Bulgar çeteleri, Rus ordusunun namusuna tevdî edilmiş olan yaralı Osmanlı askerlerini hastanelerde öldürdüler. İçinde bine yakın hasta ve yaralı olan resmî binayı ateşe verdiler. Büyük çarşıdaki bütün Müslüman dükkanlarını yağma ettiler. Askerî depodaki 25 bin Martin ve Şinayder tüfeği çıkardılar. Türklerin depo haline soktukları camilerin yalnız bir tanesinden 2 bin battaniye, 1500 demir karyola, 120 dökme soba aşırdılar. Hatta caminin kapısını ve kabartma işlemeli pencere kapaklarını ve camlarını da çaldılar.
Bu haydutlara seyirci duran, hiçbir müdahalede bulunmayan, haydutluğu önlememek gibi ağır bir suç işlemiş olan muntazam Rus kuvvetinin adı 2. Kuban Kazak Alayı'dır. Bir gün sonra Hassa Avcı Alayı ve Hassa Birinci Tugayı yetişince iş değişti ama neye yarar? Sofya da mahvoldu. Şehir öylesine harap edilmişti ki, aynı gün akşam üzeri kumandan General Gurko, şehrin büyük meydanında kendisini karşılayan Bulgar metropolitine, "Utandım!" diye bağırdı: "Beni ve askerlerimi utandırdınız!"

Benim gördüğüm Sofya, Bulgarların iddia ettikleri gibi bir Hristiyan şehri değildi. Tamamiyle Osmanlı karakteri taşıyan bir şehirdi. Evlerin yüzde 90'ı tek katlı idi. Gördüğüm diğer Bulgar kasabalarından farkı, sokakların genişliği ve temizliği idi. Sofya'nın evleri İtalyan ve İspanyol evlerine pek benziyor. Hepsi bembeyaz badanalı. Her evin cephesi renkli resimlerle, bazıları da çinilerle süslü... Kiminde güzel hatlarla Kur'an âyetleri yazılı. Çoğu da insana Japonya'yı hatırlatıyor. Cephelerindeki resimlerle tek plânlı bahçeler, serviler, çınarlar, sarmaşık güller görüyorsunuz.
Her sokakta birkaç çeşme var. Meydanları hepsinde de birer sebil ve berraktır. Bütün musluklar aslanağzı biçiminde ve hep tunçtan.
General Gurko, resmî binaları ziyaret edince çoğunun depo ve hastane olarak kullanıldığını gördü. Osmanlı karargâhı bu şehri en emniyetli bölge saydığı için harp hastanesini hep burada kurmuş, erzakı ve silah ile cephaneyi hep burada depo etmiş. Doktorların birçoğu Fransız, İngiliz ve Alman'dı. Fakat en modern hastanenin bir Türk tabib albayı tarafından idare edildiğini gördük. Karargâhımızın Rus doktorları bu albayı methede ede bitiremiyorlar.
Sofya'da birkaç büyük cami gördüm ve ziyaret ettim. Bunların en büyüğü Fransa konsoloshânesinin karşısında olanıdır. Dört köşe muazzam bir yapı... Beyhûde yere 'Büyük Cami' denmemiş. Kurşun çerçeveler içine konmuş renkli camlar kaplı pencerelerinden bolca ışık alıyor.
Gezdiğim ikinci caminin adı 'Çelebi' idi. Hükümet konağının karşısında. Küçük bir mâbed ama pek şirin. Minaresi masmavi çinilerden arabesklerle süslü. İç duvarları pembe boyalı. Bir cami ki neresinden baksanız gönle ferahlık veriyor.

Dick De Lonlay, Rus askerleriyle Bulgar çetelerinin Sofya'ya neler yaptığını 'A Travers la Bulgarie' adlı eserinde anlatıyor.
00 Yorum
Yorum Yap
E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!